in

ÇOCUKLARI KURTARAN ADAM!..

Robert Kolej öğretmenlerinden, “Fransızca Rüya Gören Kadın” Meliha Zafir’in eşi pedagog Kâzım Zafir “Çocukları Kurtarma Yurdu”nu 1933’te yedi çocukla açmıştı. 1938’e gelindiğinde mevcudu 250’ye ulaştı. Birtakım ayak oyunları yüzünden yurt kapandığında çocuklardan 120’si kurtarılmıştı.

Çocuk sorunları üzerine çalışmalarıyla tanınan Kâzım Zafir, Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın referansıyla, devrin İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’dan gerekli izni alarak bu öncü yurdu kurduğu yıllarda, başta “mübadele” kurbanları olmak üzere, yığınla kayıp çocuk sokaklarda, cami avlularında, fırınlarda veya hamam külhanlarında yatıp kalkıyordu. Bu yüzden Galata’da Saint Pierre Kilisesi karşısındaki bir binada kurduğu yurda çocuk bulmakta hiç güçlük çekmedi.

Çocuklar, Hapishaneler Başhekimi İbrahim Zati Bey’in 1932 tarihli raporunda ilkelerini tayin ettiği kurallara göre yurda alınıyor, besleniyor, eğitiliyordu. Verem, belsoğukluğu, frengi, kel ya da uyuz ya da bitli değilse ve yaşı da tutuyorsa bu çocuk artık Kâzım Zafir’in evladı oluyordu.

Bu yurtta kesinlikle dayak, hakaret yoktu. Çocuklar için belki en ağır ceza, sabah ve akşam günde iki defa yıkanmak mecburiyetiydi. Kahve peykelerinde, yangın kovuklarında gecelemeye alışmış “bedbahtlar” için yumuşak yatakta uyumak da bir işkenceydi. Yurda ilk gelenler, gece yarısı uyku tutmayınca karyoladan inip yerde uyuyorlardı.

Yemek masalarına beyaz örtü serdirmesi yüzünden yurt idarecileri onu, “muşamba bunların nesine yetmez, Galatasaray’daki talebeler bile muşamba üzerinde yemek yiyorlar” diye çok eleştirdiler. Ama aldırmadı. Yemeklerine de çok dikkat ediyordu. Bol bol ve her şey. “İsraf oluyor” diyenlere cevap olarak, “Azdırmayacağını bilsem havyar da yedireceğim!” karşılığını veriyordu.

Çocukları Kurtarma Yurdu’nda hiçbir suçun cezası yoktu, ama tek bir şartla: “Her şeyi itiraf edeceksin!”

Yurttan kaçmanın, kumar oynamanın, hatta esrar içmenin bile cezası yoktu. Bu güvenceyle çocuklar yedikleri her naneyi mürebbiyelerine anlatıyorlardı.

Mesela yolda giderken bir kadının çantasını tokatlayan, akşam olup da yurda geldiğinde görevliye, o gün nasıl “eğlendiğini” anlatırken hiçbir teferruatı atlamazdı.

Mürebbiye bu sırada “itirafçıyı” tamamen lakayt, hayret, hiddet ya da takdir etmeden son derece sakin bir tavırla dinlemeye ve “bir daha yapma” dahi demeden yatakhaneye göndermeye tembihliydi.

Ancak bu itiraflar çocuğun dosyasına yazılıyor, doğruluğu araştırılıp, verdiği zararlar tazmin edildikten sonra, suçun nedenleri bulunmaya çalışılıyordu. O kadar. Bu yurdun zebani gibi kapıcısı, bekçisi nöbetçisi filan da yoktu. Çocuklar diledikleri saatte girip çıkarlardı.

Ancak “idareciler” Kâzım Zafir’in yöntemlerinden hiç hoşlanmıyorlardı. Akşamları saat altıdan sonra sokağa çıkma yasağının konması, 17 yaşını dolduranların derhal yurttan çıkarılması, seyredecekleri filmlerin bile önceden belirlenmesi gibi kısıtlamalar içeren “talimatname”yi ona kabul ettirmek için boş yere uğraştılar.

Yurda yeni gelen her çocuğun önce fotoğrafı çekilirdi. Yıkanıp paklandıktan sonra ilk haftasını mürebbiyelerin nezaretinde revirde geçiren çocuk takip eden haftalarda ilgi alanına göre bir meslek kursuna başlatılırdı. Bunun için terzilik, kunduracılık, marangozluk atölyeleri tesis edilmişti.

Mesleği çocuklara, işyerini atölyeye taşımış gerçek ustalar öğretiyordu. Kira vermiyorlar, buna karşılık yurt çocuklarını çırak olarak çalıştırıyor, ama normal çırak maaşının yarısını ödüyorlardı. Çocuklar kazandıklarını yurt müdürüne verirler, buradan haftalık olarak çekerlerdi.

Bu şanslı çocuklar yaz geldi mi Heybeliada’daki “yazlığa” taşınıyorlardı. Çadır kamp adanın en güzel plajı olan Çamlimanı’ndaydı. Sabah altıda kalk borusu tabii! Kısa bir jimnastikten sonra hurra denize! Sonra “ti” çekilip bayrak açılır, kısa bir nasihat, kahvaltı, mıntıka temizliğinden sonra da öğle yemeğine kadar serbest bırakılırlardı.

Çocuklara göre kamp hayatının en sevimsiz yanı bir buçuk saatlik mecburi “öğle uykusu”ydu ki, düpedüz kanlarına dokunuyordu. Halbuki onlar bu sırada kuş avlamak, köpek taşlamak isterlerdi. Ancak kamp yönetimi programından asla şaşmazdı. Öğle uykuları, marş talimleri ve zorunlu banyolar hariç, çocuklar yuvalarında bile bulamayacakları bir konforda sevgiyle şımartılıyorlardı.

Kâzım Zafir, çocuklara anti-otoriter bir anlayışla yaklaşırken, yurt çalışanlarına karşı, tam tersine, demirden bir disiplin uyguluyordu. Koyduğu kurallara göre, bir mürebbiye 9 saat aralıksız çocuklarla birlikte olur, bir an olsun onları yalnız bırakamazdı. İşini erteleyemez, devredemez, tartışamaz ve asla terk edemezdi. Aksi davranışlar üç ihtardan sonra kendini sokakta bulurdu.

Bugün bile örneği olmayan bu yöntemlerle birçok çocuk meslek sahibi oldu. Rüşdü, hasır örme iskemle imalathanesinde haftalığı 40 liradan iş bulmuştu. İçlerinden kunduracılar, sinema makinistleri, marangozlar, mürettipler, hatta dükkan sahibi olanlar çıktı. En kurnazları Yusuf, ithalatçı oldu. Seyfi ile Fethi şoför, Ahmet’in İş Bankası’nda 25 lira hesabı vardı. Recep yurda gelmeden yankesiciydi, şimdi posta dağıtıcısı. Nihat Adalar iskelesinde buzlu bademden iki kat elbise yaptı. Sertip ise Karaköy iskelesinde tombalacı. (Olsun, hiç yoktan iyidir.)

Kâzım Zafir kendi yöntemleriyle yurdu beş yıl idare edebildi. Başarısı, haklı şöhreti kimi memurları rahatsız ediyordu. Ne satın almada dolap, ne kayıtta haraç. Bunlar da yetmiyormuş gibi şu Kâzım Bey haytaları tepelerine çıkarmıştı. O burasını İstanbul Belediyesi’nden büyük destek alarak gerçekleştirmişti. Mesela Galata’daki bina belediyenindi. Tenis kortu, basketbol, voleybol sahaları olan bahçe de belediyeye aitti.

Günün birinde Zafir’e belediyeden bir yazı geldi:

“Gayri-sosyal çocuklar, İstanbul’un mutena semtlerinden Beyoğlu sakinlerinin mahdumlarına (çocuklarına) kötü misal teşkil etmektedir. İşbu sebepten, yurdun avanesiyle birlikte şehir dışına çıkarılması mecburiyeti hasıl olmuştur. Gereğinin yapılmasını rica.”

Kâzım Zafir isyan etti: “Bunlar dejenere değildir. Şehir hayatı içinde kalmaları eğitimin bir parçasıdır ve zarurettir” dese de dinletemedi. Bunun üzerine istifa ederek evlatlarıyla vedalaştı. Sonra bu yurdu Darülaceze’ye bağladılar. Tutmadı, ayırdılar, yine tutmadı. Nihayet önce Kâğıthane’ye, oradan da Beykoz’a naklettiler ki, orada da dağılıp kayboldu..

1933’ten 38’e kadar faaliyet gösteren yurt, Kâzım Zafir’in elinden sökülerek alındığında 80 çocuk barındırıyordu. Beş yıllık bu süre içinde buradan 250 çocuk geçti. Bunlardan on ikisi topluma kazandırıldı. On tanesi asla “adam olmaz” teşhisiyle ihraç edildi. üçü akıl hastanesine, biri Dumlupınar Trahom Yatılı Okulu’na (!) gönderildi. Yirmi beş çocuk ise ailelerine kazandırıldı. Yirmi bir personel çalıştıran yurdun yıllık bütçesi 30 bin lirayla dönüyordu. Bu para aidatlardan, bağışlardan, kermeslerden, hayırsever sanatçıların sergi ve konserlerinden sağlanıyordu.

Vaktiyle, yurt henüz faaliyetteyken, “İstanbul’un Güzel Oğlanlar Ansiklopedisi” müellifi Reşad Ekrem Koçu, Kâzım Zafir’i tebriğe gelmişti. Bu tarihi ziyaret sırasında çocuklar bahçede tek sıra dizilip, koca Koçu’ya alkışlarla tezahürat yapmışlar ve onu şanına yakışır bir şekilde uğurlamışlardı.

Bu içerik üyemiz tarafından oluşturulmuştur. Kendi İçeriğini Ekle!

Rapor Et

İştirakçi

hizli gonzales Tarafından Yazıldı

Video EkleyiciListe OluşturucuGaleri Oluşturucuİçerik OluşturucuAnket OluşturucuYılların Üyesi

Yorumlar

Yorumlara Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm Torumlar

Loading…

0

Bu İçeriğe Oy Ver

SPARTAKÜS İLE ŞEYTAN’IN HİKAYESİ

10 KASIMLAR ÇİÇEK KOKARDI